Sual: Hakikat Kitabevi yayınlarından Eshab-ı kiram kitabında neler var?
CEVAP
Eshab-ı kiram kitabının başında, Eshab-ı kiramın üstünlüğü, Eshab-ı kirama dil uzatanların haksız ve cahil oldukları anlatılmakta, ayrıca ictihadın ne olduğu açıklanmaktadır.
Tenbih kısmında, iftiralarla dolu Hüsniye kitabına cevap verilmekte, bir kısmında da, büyük İslâm âlimi İmam-ı Rabbani hazretlerinin ve Seyyid Abdülhakim-i Arvasi hazretlerinin örnek hayatları anlatılmaktadır.
Müslümanların iki göz bebeği kısmında, Hazret-i Ebu Bekir ve Hazret-i Ömer’in üstünlükleri, İslam’da ilk fitne kısmında, Eshab-ı kiram arasındaki hâdiseler, İmam-ı Rabbani hazretlerinin kaleminden çok güzel ve açık olarak izah edilmekte, Ehl-i beytin ve Eshab-ı kiramın hepsini sevmenin, Ehl-i sünnet olmanın temel şartı olduğu açıklanmaktadır.
Kitapta ayrıca, İmam-ı Rabbani ile Muhammed Masum hazretlerinin Mektubat kitaplarından, çok kıymetli mektuplar vardır. Sonunda da, kitapta ismi geçen 265 zatın hayatları kısaca anlatılmaktadır.
Önsözünde de özetle deniyor ki:
“Daha Eshab-ı kiram zamanında, Müslüman olduğunu söyleyerek Abdullah bin Sebe adını alan Yemenli bir Yahudi, Müslümanlar arasına ilk olarak fitne, ikilik soktu. Bozuk bir çığır açtı. Resulullah’ın Eshabını kötülemeye kalkıştı. Sonraları, nice din düşmanları, Müslüman adı alarak, hatta din adamı şekline bürünerek, bozuk, sapık yollar meydana çıkardı. Milyonlarca Müslümanın doğru yoldan ayrılmasına sebep oldular.
Resulullah, ümmetinin başına gelecek bu hâli haber vererek, (Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak. Bunlardan yetmiş ikisi, doğru yoldan saparak, Cehenneme gidecek. Bir fırkası, benim ve Eshabımın izinde, doğru yolda kalacaktır) buyurdu. Doğru yolda kalan bu fırkaya Ehl-i sünnet denildi. İşte bu kitapta, diğer fırkaların bozuk ve çürük iftiraları, Ehl-i sünnet âlimlerinin Kur’an-ı kerimle ve hadis-i şeriflerle bildirdikleri doğru inanışlar, çok değerli vesikalarla açıklanmıştır.”
Bu kıymetli kitap, (0 212) 523 45 56 numaralı telefondan ve www.hakikatkitabevi.com ile dinimizislam.com sitelerinden sipariş edilebileceği gibi, bu sitelerden ücretsiz okunabilir, indirilebilir ve sesli olarak da dinlenebilir.
Sual: Peygamber efendimizi gören, sohbetinde bulunanların her biri, mezhep imamı gibi müctehid mi idi?
Cevap: Eshâb-ı kiramın yani Peygamber efendimizi gören Müslümanların hepsi derin âlim ve her biri, birer müctehid idiler. Din bilgilerinde, siyasette, idarecilikte, zamanlarının fen bilgilerinde ve tasavvufta, ahlak ilminde birer derya idiler. Bu bilgilerin hepsini, Resûlullah efendimizin mübarek yüzünü görmekle ve kalplere işleyen, ruhları çeken sözlerini işitmekle az zamanda edindiler. Müctehide kendi ictihadı ile amel etmek lazım olduğundan her birinin mezhebi vardı. Mezhepleri az veya çok farklı idi. Tabiin yani Eshâb-ı kiramı görenler ve Tebe-i tabiin yani Tabiini görenler arasında da müctehidler vardı. Bu müctehidlerin mezheplerinden yalnız dördünün kitaplara geçip dünyanın her yerine yayıldığını, diğerlerinin mezheplerinin unutulduğunu, Seyyid Abdülhakim Efendi ve Hamdullah Decvî hazretleri açıkça bildirmektedir.
Sual: İlk Müslümanlar olan Eshab-ı kiramın birbirlerine üstünlükleri var mıdır varsa bu üstünlük sıraları nasıldır?
Cevap: Eshab-ı kiramın en üstünleri, Aşere-i mübeşşereden yani Cennet ile müjdelenmiş on kişiden olanlardır. Bunlardan sonra, Bedir gazasında bulunan üçyüzonüç kişi üstündür. Onlardan sonra Uhud gazasındaki yediyüz kişinin hepsi, daha sonra da Bî'at-ür-rıdvân yani ağaç altında Resulullah efendimize söz veren bindörtyüz kişi üstündür. Resulullah efendimizin yolunda, canlarını, mallarını feda eden, Ona yardım eden Eshab-ı kiramın hepsinin isimlerini, saygı, sevgi ile söylemek, bizlere vaciptir. Onların büyüklüğüne yakışmayan sözler söylemek, caiz değildir. İsimlerini saygısızca söylemek, dalalettir. Resulullah efendimizi sevenin, Onun Eshabının hepsini de sevmesi lazımdır. Çünkü hadis-i şeriflerde;
(Eshabımı seven, beni sevdiği için sever. Onları sevmeyen kimse, beni sevmemiş olur. Onları inciten, beni incitir. Beni inciten de, Allahü teâlâyı incitmiş olur. Allahü teâlâyı inciten kimse, elbette azap görecektir.)
(Allahü teâlâ, benim ümmetimden bir kuluna iyilik yapmak isterse, onun kalbine, Eshabımın sevgisini yerleştirir. Onların hepsini canı gibi sever) buyuruldu.
Sual: Bazı kimseler, "Hazreti Ebu Bekir ile Hazreti Ali arasında düşmanlık vardı" diyorlar. Gerçekten böyle bir şey olabilir mi?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Ahmet Cevdet Paşa'nın Kısas-ı Enbiyâ kitabında şu bilgiler verilmektedir:
“İrtidad, dinden dönme tehlikesi birdenbire büyüdü. Her tarafı dehşet bürüdü. Yemen’deki ve başka yerlerdeki memurlar geri gelmeye, kara haberler getirmeye başladılar. Müslümanlar karanlık gecede yağmura tutulmuş koyun sürüsü gibi şaşkına döndü. Mürtedlerin sayısı yanında Müslümanlar pek az idi. Fakat, Resûlullahın halifesi, zaman-ı saadetteki gelişmeyi hiç değiştirmemeye ve Resûlullahın niyetlerini yerine getirmeye kararlı idi. Mürtedlerle muharebeyi göze aldı. Her tarafa birlikler gönderdi. Medine’ye hücuma hazırlanan düşman üzerine, gece bir şiddetli çıkış yaparak, sabaha kadar savaştı, hepsini dağıttı. Yanındaki askerlerle birlikte, uzaktaki mürtedlerle muharebeye gitmek üzere devesine bindi. Fakat, Hazreti Ali, halifenin devesinin yularını tutup;
-Ey Resûlün halifesi! Nereye gidiyorsun? Sana Resûlullahın Uhud muharebesinde söylediğini söylerim. O gün sana; (Kılıcını kınına sok! Ölümünle bizi yakma!) buyurmuştu. Vallahi, sana bir hâl olur ise, Müslümanlar, senden sonra düzen bulmaz, dedi. Eshâb-ı kiramın hepsi, Hazreti Ali'nin sözünü tasdik etti. Halife hazretleri Medine-i münevvereye döndü.
Halife seçilmesindeki sert konuşmalarından hemen sonra, birbirlerine karşı olan sevgilerine bakınız! Kimseye boyun eğmeyen, halife seçimine çağrılmadı diye, Hazreti Ebu Bekir'e biatını geciktiren, Allahın arslanı, Hazreti Ali, şimdi onun muharebeye gitmesini önlüyor. Eğer, kalbinde ona karşı ufak bir kırıklık olsaydı, halife harbe gitsin de, ona bir şey olursa, yerine ben geçerim diye düşünür, hiç olmazsa, gitmesine karışmazdı.
Hazret-i Sıddîk gibi, din uğrunda, asla canını esirgemeyen bir zatın da, cihat gibi mühim bir ibadete başlarken, hiç kimsenin sözü ile, bundan vazgeçmeyeceği meydanda iken, niyetinden dönmesi, ancak Hazreti Ali'nin fikrinin ve sözünün doğru olduğuna güvenmesinden ve ona uymasından ileri geldiği şüphesizdir. Hepsinin düşüncesinin ve konuşmasının, hep İslâm dinine hizmet niyeti ile olduğu, buradan da anlaşılmaktadır.”
Sual: Peygamber efendimizi sevdiğini söyleyen bazı kimseler, Eshâbdan bazılarına dil uzatıyorlar. Peygamber efendimizi seven, Onun Eshâbına dil uzatabilir mi?
Cevap: Resûlullah efendimizi seven bir kimsenin, Onun Eshâbının hepsini de sevmesi lazımdır. Çünkü hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Eshâbımı seven, beni sevdiği için sever. Onları sevmeyen kimse, beni sevmemiş olur. Onları inciten, beni incitir. Beni inciten de, Allahü teâlâyı incitmiş olur. Allahü teâlâyı inciten kimse, elbette azap görecektir.)
(Allahü teâlâ, benim ümmetimden bir kuluna iyilik yapmak isterse, onun kalbine, Eshâbımın sevgisini yerleştirir. Onların hepsini canı gibi sever.)
Sual: İlk Müslümanların yani Eshab-ı kiramın verdiği sadakanın sevabı ile şimdiki bir Müslümanın verdiği sadakanın sevabı aynı olur mu?
Cevap: Ebû Sâid-il Hudrî hazretlerinin rivayet ettiği hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Eshabımı kötülemeyiniz! Ruhum onun yedinde olan Allahü teâlâ hakkı için, eğer sizin biriniz Uhud Dağı kadar altın sadaka fakirlere verseniz, onlardan birisinin bir müd miktarı sadakasının yerini tutmaz ve yarım müdünün sevabına erişmez.) [Bir müd, 875 gramdır.]
Sual: Peygamber efendimizi görüp iman edenlerin hepsi, kendisine inanıp tasdik ettikleri hâlde, niçin sadece hazret-i Ebu Bekr'e 'Sıddîk' denilmiştir?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Menakıb-ı Çihar Yar-i Güzin kitabında deniyor ki:
“Peygamber efendimiz Mirac'a çıktığı gecenin sabahında, Mirac hadisesini anlatıp, buyurdu ki:
(Bu gece, Mekke’den Beyt-i Mukaddes'e gittim. Orada, enbiyanın ruhlarına imam olup, iki rekat namaz kıldım. Oradan Arş'ın üzerine yükseldim. Allahü teâlâ ile konuştum. Allahü teâlâ, ümmetime, bir gün bir gecede elli vakit namazı farz etti. Geri dönüşümde hazret-i Musa ile karşılaştım. Bana, 'elli vakit namaza ümmetin takat getiremez' dedi. Allahü teâlâya yalvardım, on vakit namazı bağışladı. Musa aleyhisselam, henüz çoktur dedi. Tekrar Allahü teâlâya yalvardım, on vakit daha bağışladı. Velhasıl, beş nöbette, kırkbeş vakit namazı bağışladı. Musa aleyhisselam yine dön, dedikte, dedim ki, 'Rabbimden hayâ ederim. Ben bu beş vakitten razıyım' dedim. Allahü teâlâdan nida geldi ki, 'bu beş vakit, elli vakte bedeldir.' Sonra, Beyt-i Mukaddes'e gelip, gece içinde, Mekke’ye geri döndüm.)
Mirac, kısa zamanda oldu. Mekkeli müşrikler bu hadiseyi işitince, inkâr edip, akla uygun değildir, dediler. İnkâr eden o grup, 'şimdi bununla Ebu Bekr'i susturmak iyi olur' diyerek, yanına geldiler ve dediler ki:
-Ya Eba Bekr! Efendinin, nasıl bir konuyu dava edindiğini işittin mi? Efendin der ki, 'bu gece Arş'a gittim, geldim.' Hazret-i Ebu Bekr o durumda, duraklama ve tereddüt etmeksizin, tasdik ve kabul edip;
-Böyle söyledi ise, gerçek söyler. Ondan yalan sadır olmaz, buyurdular. Ondan dolayı Ona, 'Sıddîk' denildi. Hazret-i Ali;
'Ebu Bekr-i Sıddîk adı gökten inmiştir' diye yemin etmiştir. Sebebi de; (Doğru haberde gelen ve Onu tasdik eden...) mealindeki âyet-i kerimede, tefsir âlimleri, doğru haberde gelenin Resulullah, Onu tasdik edenin de Ebu Bekr-i Sıddîk olduğunu söylemiş olmalarıdır.”
Sual: Hazret-i Ebu Bekir’in, evinde et pişirip yediği ve sahabeleri davet etmediği diye bir olay olmuş mudur veya bunun aslı nedir?
Cevap: Bu konu, Menakıb-ı Çihar Yar-i Güzin kitabında şöyle anlatılmaktadır:
“Bir gün sahabe-i kiramdan bazıları Fahr-i kainat efendimizin huzurlarına varıp, hazret-i Ebu Bekir’den şikayet ederek dediler ki:
-Ya Resûlallah! Hazret-i Ebu Bekir evinde ciğer kebabı yapıp yalnız yer. Kokusunu duyduğumuz halde bizi davet etmez. Bunun üzerine Peygamber efendimiz buyurdu ki:
(Bir daha böyle yaptığı vakit, bana haber veriniz; evine varalım.)
Bir gün yine hazret-i Ebu Bekir, evinde iken, ciğer kebabının kokusunu duyan Sahabiler, ciğer kebabı yer diyerek, varıp, Resûlullah efendimize haber verdiler. Resûlullah efendimiz de, derhal kalkıp, hazret-i Ebu Bekir’in evine gittiler. İçeri girdiklerinde, gördü ki, ne ateş var; ne de kebap. Bunun üzerine Resûlullah efendimiz;
-Ya Ebâ Bekir! Ciğer kebabını yalnız yer imişsin; reva mıdır diye sual edince, hazret-i Ebu Bekir;
-Ya Resûlallah! Haşa ki ben ciğer kebabını yalnız yiyeyim. Pişen kendi ciğerimdir cevabını verdi. Peygamber efendimiz sebebini sorunca da, hazret-i Ebu Bekir;
-Ya Habiballah! Daima hatırıma gelir ki, Hak teâlâ bana İslâm dinini nasip etti ve Habibinin dostlarından eyledi. Hususi olarak bütün sahabe-i kiram içinde bu şekilde şöhret buldum. Kıyamet gününde; acaba ahvalim ne olur. Allahü teâlânın huzurunda bu iltifatı ve bu nimetlerin şükrünü yerine getirir miyim diye korkudan ciğerim kebap gibi pişti, sebebi budur. Hemen o anda Cebrâîl aleyhisselam gelip; hazret-i Ebu Bekir’in hakkında nice müjdeler getirdi. Ondan sonra Eshab-ı kiramın, hazret-i Ebu Bekre karşı muhabbetleri bir iken bin kat fazla oldu.”
Sual: Hazret-i Ebu Bekire niçin Atik ve sıddîk denmektedir ve bunların anlamı nedir?
Cevap: Hazret-i Ebu Bekrin lakaplarında biri, Atîkdir. Bunun sebebi, Resûlullah efendimiz, hazret-i Ebu Bekrin yüzlerine bakarak;
(Bu, Cehennem ateşinden atîkdir) buyurmuşlardır. Yani, Allahü teâlânın narından, ateşinden azatlı kuludur, demektir. Hazret-i Ebu Bekir, bundan sonra, bu lakab ile şöhret bulmuştur. Bir lakabı da Sıddîkdır. Sıddîk, çok fazla inançlı demektir. Resûlullah efendimizi tasdik ettiği için, bu isim verilmiştir.
Sual: Hazret-i Hatice ile hazret-i Aişe mi yoksa hazret-i Fâtıma mı daha üstündür?
Cevap: Kan bakımından yakın olduğu için, hazret-i Fâtıma, hazret-i Hatice ve hazret-i Aişe’den daha üstündür. Fakat, bir bakımdan üstünlük, her bakımdan üstün olmasını göstermez. Bu üçünden en üstününün hangisi olduğunu, âlimlerimiz başka başka bildirmiştir. Hadis-i şeriflerde bildirildiğine göre, bu üçü ayrıca hazret-i Meryem ve hazret-i Âsiye, dünya kadınlarının en üstünüdürler. Hadis-i şerifte; (Fâtıma, Cennet hatunlarının üstünüdür. Hasan ve Hüseyin de, Cennet gençlerinin yüksekleridir) buyuruluyor ki, bu, bir bakımdan üstünlüktür.

