Sual: Hakikat Kitabevi yayınlarından Menakıb-ı Çihar Yar-i Güzin kitabı hakkında bilgi verir misiniz?
CEVAP
Dört halifenin ve Eshab-ı kiramın büyüklüğünü çok güzel anlatan bu kitabı Seyyid Eyyûb bin Sıddık hazretleri yazmıştır. Dört halife başta olmak üzere, Ehl-i beytin, cennetle müjdelenmiş olan Aşere-i mübeşerrenin ve diğer Eshab-ı kiramın menkıbeleri ve bu ümmetin üstünlükleri anlatılmaktadır. Kitabın önsözünde deniyor ki:
“Bütün hamd ve senalar, sağlam dinin esasının dört duvarını, Seyyid-il mürselinin dört halifesiyle sağlam ve kuvvetli kılan Allahü teâlâya mahsustur. Bu dört halifenin her biri, Peygamberimizin tebliğ ettiği dinin birer rüknüdür. Ömrü Onların sevgisiyle geçirmemek uygun değildir. Onların sevgisi olmadan, kurtuluş mümkün değildir. İslam dininde gayretli olan ve sünnet-i seniyyeye bağlı olan, yakîn sahibi din kardeşlerimiz açıkça bilirler ki, bu zamanda yazılacak ve öğrenilecek en mühim şey, Hulefa-i raşidinin yani Peygamberimiz Muhammed aleyhisselamın dört büyük halifesinin güzel menkıbelerinin beyanıdır. O hidayet imamlarının üstün makamlarını açıklamaktır. Böylece, dostların kalblerine sefa, gözlerine sürme ve cila olup, düşmanların kalblerine cefa ve kötü gözlere bela dikeni olur. Allahü teâlânın lütfu, sevdiklerine gölgelik ve yardım olsun. Onun lütuf gölgesinde sıkıntı çekmesinler!”
Bu kitap, (0 212) 523 45 56 nolu telefondan ve hakikatkitabevi.com ile dinimizislam.com sitelerinden sipariş edilebileceği gibi, bu sitelerden ücretsiz okunabilir, indirilebilir ve sesli olarak da dinlenebilir.
Sual: Peygamber efendimizi görüp Müslümanlar olanlar, hep aynı şehirden mi idi veya kaç kısımda toplanmaktadır?
Cevap: Bu konuda Mir'ât-ı kâinât kitabında deniyor ki:
“Âlimlerimiz, Eshâb-ı kiramı üç kısma ayırmıştır:
Birinci kısım, Muhâcirîn olup, Mekke alınıncaya kadar, Mekke'den veya başka yerlerden Medîne-i münevvereye hicret eden Müslümanlardır. Talha ile Zübeyr radıyallahü anhümâ, Muhâcirînin büyüklerindendir.
İkinci kısım, Ensâr-ı kiram olup, bunlar, Medine şehrinde ve etrafında bulunan Müslümanlardır ki, Resûlullah efendimize yardım ettikleri için, Ensâr ismi ile şereflenmişlerdir. Hâlid ibni Zeyd ebâ Eyyûb-el Ensârî radıyallahü anh Ensârın büyüklerindendir. İmâm-ı Tirmüzînin bildirdiği bir hadis-i şerifte;
(Kıyamet günü Eshâbımdan her biri, kabirlerinden kalkarken, vefat ettiği memleketin bütün müminlerinin önlerine düşerek ve onlara nur ve ışık saçarak Arasat Meydanına götürür) buyurulmuştur. Bunun için, İstanbul'daki bütün müminler, hazret-i Hâlid'in arkasında ve Onun ziyâsı altında, haşra geleceklerdir.
Üçüncü kısım, Mekke alındığı zaman ve daha sonra, burada ve başka yerlerde imana gelenlerdir ki, bunlar Muhâcir ve Ensâr değildir. Fakat sahâbîdirler. Mu'âviye ve Amr ibni Âs radıyallahü anhümâ, bu sahâbîlerin büyüklerindendirler.
Sual: Peygamber efendimizi gören, sohbetinde bulunanların her biri, mezhep imamı gibi müctehid mi idi?
Cevap: Eshâb-ı kiramın yani Peygamber efendimizi gören Müslümanların hepsi derin âlim ve her biri, birer müctehid idiler. Din bilgilerinde, siyasette, idarecilikte, zamanlarının fen bilgilerinde ve tasavvufta, ahlak ilminde birer derya idiler. Bu bilgilerin hepsini, Resûlullah efendimizin mübarek yüzünü görmekle ve kalplere işleyen, ruhları çeken sözlerini işitmekle az zamanda edindiler. Müctehide kendi ictihadı ile amel etmek lazım olduğundan her birinin mezhebi vardı. Mezhepleri az veya çok farklı idi. Tabiin yani Eshâb-ı kiramı görenler ve Tebe-i tabiin yani Tabiini görenler arasında da müctehidler vardı. Bu müctehidlerin mezheplerinden yalnız dördünün kitaplara geçip dünyanın her yerine yayıldığını, diğerlerinin mezheplerinin unutulduğunu, Seyyid Abdülhakim Efendi ve Hamdullah Decvî hazretleri açıkça bildirmektedir.
Sual: İlk Müslümanlar olan Eshab-ı kiramın birbirlerine üstünlükleri var mıdır varsa bu üstünlük sıraları nasıldır?
Cevap: Eshab-ı kiramın en üstünleri, Aşere-i mübeşşereden yani Cennet ile müjdelenmiş on kişiden olanlardır. Bunlardan sonra, Bedir gazasında bulunan üçyüzonüç kişi üstündür. Onlardan sonra Uhud gazasındaki yediyüz kişinin hepsi, daha sonra da Bî'at-ür-rıdvân yani ağaç altında Resulullah efendimize söz veren bindörtyüz kişi üstündür. Resulullah efendimizin yolunda, canlarını, mallarını feda eden, Ona yardım eden Eshab-ı kiramın hepsinin isimlerini, saygı, sevgi ile söylemek, bizlere vaciptir. Onların büyüklüğüne yakışmayan sözler söylemek, caiz değildir. İsimlerini saygısızca söylemek, dalalettir. Resulullah efendimizi sevenin, Onun Eshabının hepsini de sevmesi lazımdır. Çünkü hadis-i şeriflerde;
(Eshabımı seven, beni sevdiği için sever. Onları sevmeyen kimse, beni sevmemiş olur. Onları inciten, beni incitir. Beni inciten de, Allahü teâlâyı incitmiş olur. Allahü teâlâyı inciten kimse, elbette azap görecektir.)
(Allahü teâlâ, benim ümmetimden bir kuluna iyilik yapmak isterse, onun kalbine, Eshabımın sevgisini yerleştirir. Onların hepsini canı gibi sever) buyuruldu.
Sual: Bazı kimseler, "Hazreti Ebu Bekir ile Hazreti Ali arasında düşmanlık vardı" diyorlar. Gerçekten böyle bir şey olabilir mi?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Ahmet Cevdet Paşa'nın Kısas-ı Enbiyâ kitabında şu bilgiler verilmektedir:
“İrtidad, dinden dönme tehlikesi birdenbire büyüdü. Her tarafı dehşet bürüdü. Yemen’deki ve başka yerlerdeki memurlar geri gelmeye, kara haberler getirmeye başladılar. Müslümanlar karanlık gecede yağmura tutulmuş koyun sürüsü gibi şaşkına döndü. Mürtedlerin sayısı yanında Müslümanlar pek az idi. Fakat, Resûlullahın halifesi, zaman-ı saadetteki gelişmeyi hiç değiştirmemeye ve Resûlullahın niyetlerini yerine getirmeye kararlı idi. Mürtedlerle muharebeyi göze aldı. Her tarafa birlikler gönderdi. Medine’ye hücuma hazırlanan düşman üzerine, gece bir şiddetli çıkış yaparak, sabaha kadar savaştı, hepsini dağıttı. Yanındaki askerlerle birlikte, uzaktaki mürtedlerle muharebeye gitmek üzere devesine bindi. Fakat, Hazreti Ali, halifenin devesinin yularını tutup;
-Ey Resûlün halifesi! Nereye gidiyorsun? Sana Resûlullahın Uhud muharebesinde söylediğini söylerim. O gün sana; (Kılıcını kınına sok! Ölümünle bizi yakma!) buyurmuştu. Vallahi, sana bir hâl olur ise, Müslümanlar, senden sonra düzen bulmaz, dedi. Eshâb-ı kiramın hepsi, Hazreti Ali'nin sözünü tasdik etti. Halife hazretleri Medine-i münevvereye döndü.
Halife seçilmesindeki sert konuşmalarından hemen sonra, birbirlerine karşı olan sevgilerine bakınız! Kimseye boyun eğmeyen, halife seçimine çağrılmadı diye, Hazreti Ebu Bekir'e biatını geciktiren, Allahın arslanı, Hazreti Ali, şimdi onun muharebeye gitmesini önlüyor. Eğer, kalbinde ona karşı ufak bir kırıklık olsaydı, halife harbe gitsin de, ona bir şey olursa, yerine ben geçerim diye düşünür, hiç olmazsa, gitmesine karışmazdı.
Hazret-i Sıddîk gibi, din uğrunda, asla canını esirgemeyen bir zatın da, cihat gibi mühim bir ibadete başlarken, hiç kimsenin sözü ile, bundan vazgeçmeyeceği meydanda iken, niyetinden dönmesi, ancak Hazreti Ali'nin fikrinin ve sözünün doğru olduğuna güvenmesinden ve ona uymasından ileri geldiği şüphesizdir. Hepsinin düşüncesinin ve konuşmasının, hep İslâm dinine hizmet niyeti ile olduğu, buradan da anlaşılmaktadır.”
Sual: Cennetle müjdelenmiş ve Peygamber Efendimizin halifeleri olan dört büyük zatı sevmeyen, buğzedenler oluyor. Bunların bu durumu imanlarını etkiler mi, ahiretteki durumları nice olur?
Cevap: Bu konuda Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn kitabında deniyor ki:
“Rükneddîn Ahmed bin Cürcânî hazretleri, Abdullah bin Ömer hazretlerinden rivayet etmiştir. Resulullah Efendimiz buyurdular ki:
(Zaman ve mekândan mukaddes, kemiyyet ve keyfiyyetten münezzeh olan Allahü teâlâ, Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali'nin sevgisini sizin üzerinize farz etmiştir. Nasıl ki, namazı ve zekâtı, orucu ve haccı farz etmiştir. Nasıl ki, vücutlarınız, namazın, zekâtın ve orucun, haccın şerefi ile şereflenir ise, kalpleriniz de, Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali hazretlerinin muhabbetleri ile süslenir, şerefli olur. Agâh, uyanık olunuz. Her kim benim ümmetimden, bedeni ile namaz kılar, eliyle zekât verir, ağzı ile oruç tutar ve ayağı ile hacca gider, Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali'yi kalbi ile dost edinir, o kimse, Allahü teâlâ huzurunda, Cebrâîl ve Mikâîl aleyhimesselam gibidir. Her kim namaz kılar, zekât verir, oruç tutar, hacceder ve lakin, gönlü ile Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali'yi (radıyallahü teâlâ anhüm) sevmezse, o kimse, Allahü teâlâ dergâhında iblis gibidir ve iblisten kötü ve melundur.) Allahü teâlâ muhafaza etsin.
Eğer bir kimse, cehalet ve tembellikten dolayı ömrü boyunca az ibadet işlemiş ve şartlarını yerine getirememiş olsa, kalbiyle bu dört serveri sevse, sonunda Cennete gider. Eğer bir kimse Nuh ve Lokman hazretlerinin ömrü kadar yaşayıp, her saatinde bir çeşit hizmet ve taat işlese, kalbinde bu Çihâr yâr-i güzîne, bir zerre buğuz olsa, Cehenneme gider. Sonunda, bin sene taat ve ibadet, bir zerre sevilenlere buğuz ile faydasız hâle gelip, Cehennemlik olur. Bin sene boyunca hata ve masiyet, günah işlese, bir zerre Çihâr-i yâre sevgi ile Cennetlik olur. Tabiatiyle, Ehl-i sünnet itikadında olanların günahından iman ve tevhit, saadet kokusu gelir. Bidat fırkasında olanların taat ve ibadetinden küfür, ilhâd ve şekâvet kokusu gelir. Hazret-i Ebû Bekir namaza, hazret-i Ömer zekâta, hazret-i Osman oruca, hazret-i Ali ise hacca benzer. Senin de böyle bilmen lazımdır. Neticesinde iyilik bulursun.”
Sual: Eshab kime denir ve bunların hepsini, bir Müslümanın sevmesi şart mıdır?
Cevap: Peygamber efendimizi görmekle, sözlerini işitmekle şereflenen Müslümanlara, Eshâb-ı kirâm denir. Peygamberlerden sonra, bütün insanların en hayırlısı ve üstünü hazret-i Ebû Bekir, bundan sonra insanların en üstünü hazret-i Ömer, sonra en üstünü hazret-i Osman, bundan sonra insanların en hayırlısı, hazret-i Ali'dir. Hadis-i şeriflerde, hazret-i Fatıma'nın, hazret-i Hatice'nin, hazret-i Aişe'nin, hazret-i Meryem'in ve hazret-i Asiye'nin dünya hanımlarının en üstünleri olduğu bildirilmiştir. Bir hadis-i şerifte; (Fatıma, Cennet hatunlarının üstünüdür. Hasan ve Hüseyin de, Cennet gençlerinin yüksekleridir) buyuruldu.
Bunlardan sonra Eshab-ı kiramın en üstünleri Aşere-i mübeşşeredir ki, Cennetle müjdelenmiş on kişidir. Bunlar; hazret-i Ebu Bekir, Ömer-ül-Faruk, Osman bin Affan, Ali bin Ebu Talib, Ebu Ubeyde bin Cerrah, Talha, Zübeyr bin Avvam, Sa’d bin Ebi Vakkas, Sa’îd bin Zeyd, Abdürrahmân bin Avf hazretleridir. Bunlardan sonra Bedir'de, sonra Uhud'da, sonra da Bî’at-ür-rıdvân'da bulunanlardır.
Resulullah efendimizin yolunda canlarını, mallarını feda eden, Ona yardım eden, Eshâb-ı kirâmın hepsinin isimlerini saygı ve sevgi ile söylememiz bize vaciptir. Onların büyüklüğüne yakışmayan sözler söylememiz, caiz değildir. İsimlerini saygısızca söylemek dalâlettir, sapıklıktır.
Resulullah efendimizi sevenin, Onun Eshabını da sevmesi lazımdır. Çünkü hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Eshabımı seven, beni sevdiği için sever. Onları sevmeyen kimse beni sevmemiş olur. Onları inciten beni incitir. Beni inciten de, Allahü teâlâyı incitmiş olur. Allahü teâlâyı inciten kimse, elbette azap görecektir.)
(Allahü teâlâ, benim ümmetimden bir kuluna iyilik yapmak isterse, onun kalbine Eshabımın sevgisini yerleştirir. Onların hepsini canı gibi sever.)
Peygamber efendimiz vefat etdiği gün, Medine şehrinde 33 bin Sahâbî vardı. Sahâbîlerin hepsi, yüzyirmidört binden fazla idi.
Sual: İlk Müslümanların yani Eshab-ı kiramın verdiği sadakanın sevabı ile şimdiki bir Müslümanın verdiği sadakanın sevabı aynı olur mu?
Cevap: Ebû Sâid-il Hudrî hazretlerinin rivayet ettiği hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Eshabımı kötülemeyiniz! Ruhum onun yedinde olan Allahü teâlâ hakkı için, eğer sizin biriniz Uhud Dağı kadar altın sadaka fakirlere verseniz, onlardan birisinin bir müd miktarı sadakasının yerini tutmaz ve yarım müdünün sevabına erişmez.) [Bir müd, 875 gramdır.]
|