Dinimizislam.com >  Merak edilen konular > Bazı kaynak kitaplar > Şevahid-ün-nübüvve
Şevahid-ün-nübüvve

Sual: Hakikat Kitabevi yayınlarından Şevahid-ün Nübüvve kitabı hakkında bilgi verir misiniz?
CEVAP
Bu kitabı büyük âlim Mevlânâ Abdurrahman Câmî hazretleri yazmıştır. Kitapta, nebi ve resul kelimelerinin manaları, Peygamber efendimizin doğumundan önce meydana gelen harikalar ve doğumundan vefatına kadar meydana gelen mucizeler, her biri hidayet yıldızı olan Eshab-ı kiramdan, Ehl-i beytden, Tabiinden, Tebe-i tabiinden ve tasavvuf büyüklerinden meydana gelen kerametler anlatılmaktadır.

İslam âlimleri, (Şevahid-ün Nübüvve kitabını okuyan Peygamber efendimize âşık olur) buyurmuştur. Kitabın önsözünde de özetle deniyor ki:
“Allahü teâlâ, kendisine kulluk etmek şerefini ihsanıyla bildirdi. Azametinin ihsanı olarak, bize saadete, rahmete ve mağfirete vesile olan yolları gösterdi. Ahir zamanda, insanlara ve cinlere, Muhammed aleyhisselamı Peygamber olarak göndermekle, kalbleri iman nuruyla ve irfan sırlarıyla aydınlattı. Kur’an-ı kerim sofrasını indirmekle, Habibine ihsanda bulundu. Habibini Kur’an-ı kerimle ve hidayete sebep olucu olarak gönderdi. Diğer Peygamberlere hiçbir zaman vermediği altı şeyle Habibini mümtaz kıldı. Onun ümmetini de, mağfireti ve rızası bulunan beş şeyle üstün kıldı. Onun dini bütün dinleri yürürlükten kaldırdı.”

Sual: Peygamber efendimiz, nesep, soy itibarıyla da, diğer insanlardan üstün olarak mı yaratılmıştı?

Cevap: Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) ve bütün Peygamberlerin (aleyhimüsselam) babalarının ve analarının hiçbiri kâfir, aşağı kimseler değildi. Bununla ilgili Buhârîdeki bir hadis-i şerifte, Peygamber Efendimiz buyurdu ki:

(Her asırda, her zamanda yaşayan insanların en iyilerinden, seçilmişlerinden dünyaya getirildim.) Müslimdeki hadis-i şerifte;

(Allahü teâlâ, İsmail aleyhisselam evladından, Kinâne ismindeki kimseyi ve onun sülalesinden, Kureyş ismindeki zatı beğendi, seçti. Kureyş evladından da, Hâşimoğullarını sevdi. Onlardan da, beni süzüp seçti) buyuruldu.

İmâm-ı Tirmizînin bildirdiği hadis-i şerifte;

(Allahü teâlâ, insanları yarattı. Beni insanların en iyi kısmından vücuda getirdi. Sonra, bu kısımlarından en iyisini Arabistan'da yetiştirdi. Beni bunlardan vücuda getirdi. Sonra evlerden, ailelerden en iyilerini seçip, beni bunlardan meydana getirdi. O hâlde, benim ruhum ve cesedim, mahlukların en iyisidir. Benim silsilem, ecdadım en iyi insanlardır) buyurulmuştur.

Abdullah bin Abbâs hazretlerinin bildirdiği hadis-i şerifte;

(Benim dedelerimin hiçbiri zina yapmadı. Allahü teâlâ, beni, iyi babalardan, temiz analardan getirdi. Dedelerimden birinin iki oğlu olsaydı, ben bunların en hayırlısında, en iyisinde bulunurdum) buyuruldu.

Âdem aleyhisselam, vefat edeceği zaman, oğlu Şit aleyhisselama dedi ki:

“Yavrum! Bu alnında parlayan nur, son Peygamber olan Muhammed aleyhisselamın nurudur. Bu nuru, mümin, temiz ve afîf hanımlara teslim et ve oğluna da böyle vasiyet et!”

Muhammed aleyhisselama gelinceye kadar, bütün babalar, oğullarına böyle vasiyet etti. Hepsi, bu vasıyeti yerine getirip, en asil kız ile evlendi. Nur, temiz alınlardan, temiz kadınlardan geçerek, sahibine yetişti. Kısas-ı enbiyâda diyor ki:

“Resulullah efendimizin dedelerinden birinin iki oğlu olsa, yahut bir kabile iki kola ayrılsa, Peygamber efendimizin soyu, en şerefli ve hayırlı olan tarafta bulunurdu. Her asırda, onun dedesi olan zat, yüzündeki nurdan belli olurdu. İsmail aleyhisselamın alnında da bu nur vardı. Bu nur, Âdem aleyhisselamdan beri, evlattan evlada geçerek, asıl sahibi olan Resulullah efendimize gelmiştir.”

Sual: Hintli Hamidullah gibi bazı ilahiyatçılar, Peygamber efendimizin ümmi olmadığını söylüyorlar. Bu doğru mudur?

Cevap: Konu ile alakalı olarak Kısas-ı Enbiyâda deniyor ki:

“Resulullah Efendimiz ümmi idi. Yani kimseden bir şey öğrenmemişti. Yazı yazmazdı, okumazdı. Ümmi olan insanların arasında yetişti. Mekke''de, geçmiş insanların hâllerini bilen bir âlim yoktu. Başka yerlere giderek kimseden bir şey öğrenmemişti. Böyle iken, Tevrat''ta, İncil''de ve başka ilahi kitaplarda bulunan bilgileri ve eski insanların hâllerini haber verdi. O zamanlarda tarih bilgileri, karışmış, bozulmuş, doğrusunu eğrisinden ayırabilen pek az kimse vardı. Her dinden adamlara cevaplar verip, hepsini susturdu. Bu başarıları, kendisinin Allah tarafından gönderilmiş bir Peygamber olduğunu göstermektedir. Zamanındaki edebiyatçılara, şairlere meydan okuduğu hâlde, hiçbiri onun getirdiği Kur''ân-ı kerim gibi, bir satır bile söyleyemediler. Hâlbuki Mekkeliler, şiir okumaya, nutuk söylemeye meraklı olup, bu yolda çok çalışırlar ve yarışırlardı. Düzgün konuşmakla övünürlerdi. Kur''ân-ı kerim, bütün şairlere galip geldi. Kur''ân-ı kerime karşı koyamadılar. Şaşkınlıklarından, kılıca sarılıp, dövüşmeyi, ölmeyi göze aldılar. Ebû Zer hazretlerinin kardeşi Üneys, o zamanlar ünlü bir şair idi. Kur''ân-ı kerimi işitir işitmez, Allah kelamı olduğunu anlayıp, hemen Müslüman oldu.” Ankebût suresinin 48. âyetinde mealen;

(Sen bu Kur''ân gelmeden önce, bir kitap okumazdın. Yazı yazmazdın. Okuryazar olsaydın, başkalarından öğrendin diyebilirlerdi) buyurulmaktadır.

Nübüvetten önce, Peygamber efendimizin bir kervanla, Şam''a olan son yolculuğunda, kervan başkanı olan Meysere, hazret-i Hatice''ye müjdeci olarak Resulullah efendimizi göndereceği zaman, kervanda bulunan Ebu Cehil''in;

“Muhammed daha gençtir. Bir yere yolculuk yapmamıştır. Yolu şaşırır. Başkasını gönder” demesi de, Hamidullah''ın yanlış ve sapık düşündüğünü göstermektedir. Çeşitli yerlere gidip, oralarda öğrendiklerini ortaya koyarak, kavmini ıslaha kalkıştı demek, bir Müslümanın yapacağı şey değildir!

Allahü teâlânın ve İslam âlimlerinin bu şahitlikleri karşısında, imanı ve aklı olan herkes, Hamidullah ve benzerleri hakkında kesin hükmünü vermekte güçlük çekmez.

Sual: Peygamber efendimiz dünyaya gelmeden önce de, işaret olarak bazı olağanüstü hadiseler olmuş mudur?

Cevap: Konu ile alakalı olarak Şevâid-ün Nübüvve kitabında şu bilgiler verilmektedir:

“Resûlullah efendimizin doğduğu gece, İran Kisrâsının (kralı) sarayı sallandı ve sarayın ondört burcu yıkıldı. Mecûsilerin bin seneden beri hiç sönmeden yanan ateşi söndü. Sâve Gölü'nün suyu yere çekilip kurudu. Mecûsilerin meşhur âlimi Mü'bedân rüyasında;

“Serkeş develerin önlerine kattığı atları öldürüp, Dicle Nehri'ni geçtiklerini ve memleketlerine dağıldıklarını” gördü.

Kisrâ, sarayının sallanmasından ve burçlarının yıkılmasından çok korktu. Kimseye bildirmek istemedi. Fakat sabahleyin tahtına geçip oturunca sabredemeyip bu hadiseyi vezirlerine ve ileri gelen adamlarına anlattı. O bunları anlatırken Mecûsilerin ateşinin söndüğünü bildiren bir mektup da geldi. Bunun üzerine Kisrâ, daha çok endişelendi. Sonra da Mü'bedân gördüğü rüyayı anlattı. Kisrâ, Mü'bedâna;

-Bu hadiseler için ne denebilir, bunlar neye alamettir? diye sordu. O da;

-Bunlar Arablar arasında meydana gelen bir hadiseye işarettir, dedi. Sonra Kisrâ, Numan bin Münzire mektup yazıp, bu hadisenin izahını sorabileceği bir âlim göndermesini istedi. O da Abdülmesîh Gassânî'yi gönderdi. Kisrâ bu hadiseleri ona sordu. Abdülmesîh Gassânî dedi ki:

-Bu ilmi dayım Satîh kâhin bilir. O Şam'dadır, dedi. Kisrâ;

-Git ondan bu hadiseleri sor dedi. Şam'a gidip Satîh kâhini buldu. Satîh kâhin o anda ölmek üzere idi. Selam verdi, cevap alamadı. Bir şiir okumaya başladı. Satîh kâhin şiiri işitince gözlerini açtı ve;

-Ey Abdülmesîh! Kisrâ, sarayının sallanması, burçlarının yıkılması, Mü'bedânın rüyası, Sâve Gölü'nün kuruması sebebiyle, bunları sordurmak için seni bana gönderdi, dedi. Bunların hepsi ahir zaman Peygamberinin doğduğuna işarettir. O bu beldeleri alacaktır. Kisrâlardan, yıkılan burçlar sayısı kadar kimse İran'a krallık yapacaklar. Sonra devletleri yıkılacaktır.

Abdülmesîh bu haberi Kisrâya götürdü. Kisrâ ondört kişi krallık yaptıktan sonra bu devlet yıkılacak. Bu bir hayli iş ve uzun zaman alır, dedi. Fakat bu kisrâlardan on kişinin krallığı dört senede bitti. Diğer dördü hazret-i Osman zamanına kadar saltanat sürdüler.”

Sual: Peygamber efendimizin doğumu anında olağanüstü şeyler meydana gelmiş midir?

Cevap: Şevâid-ün Nübüvve kitabında şu bilgiler verilmektedir:

“Resûlullah efendimizin annesi hazret-i Âmine Hâtun şöyle anlatmıştır:

Muhammed (aleyhisselâmın) doğacağı sırada evde yalnız idim. Abdülmuttalib Beytüllah'ı tavâf etmeye gitmişti. Zevcim Abdullah dört ay önce Medine'de vefat etmişti ve orada defnedilmişti. Evin tavanı tarafından büyük bir şey indiğini hissettim ve beni korku kapladı. Bir ak kuşun kanadıyla beni sıvazladığını hissettim ve korkum dağıldı. Sonra bana süt gibi beyaz bir şerbet verdiler. Çok susamıştım, aldım, bu şerbeti içtim. Uzun boylu küçük yüzlü hatunlar gördüm. Abd-i Menâf'ın kızlarına benziyorlardı. Etrafımda duruyorlardı. Gökten yere kadar uzanmış beyaz ipekten bir örtü gördüm. Birisinin;

“Onu insanların gözünden gizliyoruz” dediğini işittim.

Bir bölük kuşlar gördüm ki gagaları zümrütten, kanatları yakuttan idi. O sırada gözümden perde kaldırıldı. Doğudan batıya kadar yeryüzünü gördüm.

Biri doğuda, biri batıda, biri de Kâbe'nin damı üzerinde üç alem (sancak) gördüm. Sonra çok hatunlar gelip çevremde oturdular.

Muhammed (aleyhisselâm) doğar doğmaz başını secdeye koydu. Parmağını semaya kaldırdı. Sonra bir bulut indi ve onu kaldırıp götürdü. Baktım yerde göremedim. Gözden kaybolmuştu. Sonra yine bir bulut geldi, Şöyle bir ses duyuyordum:

“Muhammed'i bütün âlemde dolaştırınız. Bütün mahlukat Onu ismiyle, suretiyle ve sıfatıyla tanısın, bilsin...”

O bulut bir anda Onu geri getirdi. Onu beyaz bir yün içine sarmışlardı. Sardıkları kundak sütten ak, ipekten yumuşak idi.

Muhammed'i (sallallahü aleyhi ve sellem) bütün insanlara, cinnilere ve hayvanlara gösterdiler. "Ona Âdem'in saffetini, Nûh'un rikkatini, İbrâhîm'in hulletini, İsmâîl'in lisânını, Yusuf'un cemâlini, Yakub'un besâretini, Eyyûb'ün sabrını, Yahyâ'nın zühdünü ve Îsâ'nın keremini (aleyhimüssalâtü vesselâm) verdik.” Sonra bulut bir anda açıldı...

Osmân bin Ebîl Âs hazretlerinin annesi, şöyle anlatmaktadır:

“Muhammed (aleyhisselâm) doğduğu sırada hazret-i Âmine'nin yanında idim. O gece ne tarafa baksam gündüz gibi aydınlık idi. Yıldızlara bakdıkça bana yaklaştıklarını gördüm. Neredeyse üzerime düşecekler sanırdım.”

Sual: Peygamber efendimiz, sadece insanlara mı yoksa kâinatta bulunan her varlık için mi rahmet olarak gönderildi?

Cevap: Allahü teâlâ, Muhammed aleyhisselamı âlemlere rahmet olarak göndermiştir. Enbiyâ suresinin 107. âyetinde mealen;

(Seni, âlemlere rahmet, iyilik için gönderdik) buyuruldu.

Ebû Hüreyre hazretleri;

“Bir gazada, Resullulah efendimize, kâfirlerin yok olması için dua buyurmasını söyledik. Cevaben;

(Ben, lanet etmek, insanların azap çekmesi için gönderilmedim. Ben, herkese iyilik etmek, insanların huzura kavuşması için gönderildim) buyurdu.”

Resulullah efendimizin bütün varlıklara rahmeti, faydası yayılmıştır. Müminlere faydası ise meydandadır. Başka Peygamberlerin zamanındaki inkâr edenlere, dünyada azaplar yapılır, yok edilirlerdi. Muhammed aleyhisselam zamanında ise, iman etmeyenlere dünyada azap yapılmadı. Bir gün Peygamber efendimiz, Cebrâîl aleyhisselama;

-Allahü teâlâ benim âlemlere rahmet olduğumu bildirdi. Benim rahmetimden sana da nasip oldu mu? buyurunca Cebrâîl alehisselam;

-Allahü teâlânın büyüklüğü, dehşeti karşısında, sonumun nasıl olacağından hep korku içindeydim. Emin olduğumu bildiren Tekvîr sûresindeki 20. ve 21. âyetleri getirince, bu müthiş korkudan kurtuldum, emin oldum. Bundan büyük rahmet olur mu? dedi.

Muhammed aleyhisselam, hâtemün nebiyyîn yani Peygamberlerin sonuncusu ve son Peygamber ve Seyyidil mürselîn yani bütün resüllerin en üstünü olarak, âlemlere rahmet ve kıyamet gününün şefaatçisidir. Mahşer günü, bütün insanlara, mahşer azabının kaldırılması için şefaat edecek ve bu şefaati kabul olunacak, mahşer azabı hepsinden kaldırılacaktır. Nitekim hadis-i şerifte;

(Kıyamet günü, en önce ben şefaat edeceğim) buyuruldu.

İmam-ı Rabbânî hazretlerinin babası Abdül-ehad hazretleri;

“Günlerin uğursuzluğu, âlemlere rahmet olan Muhammed aleyhisselamın gelmesi ile bitmiştir. Uğursuz günler, eski ümmetlerde vardı” buyurmuştur.

Sual: Bazı kimseler, Kasîde-i bürde de Peygamberimizin aşırı övüldüğünü söyleyerek bunu tenkit etmektedirler. Peygamberimizi övmek, dinimiz açısından uygun değil midir ki böyle tenkit ediyorlar?

Cevap: Resulullah efendimizi bizzat Allahü teâlâ övmüştür. Kendisi de, kendisini överek, Allahü teâlânın kendisine ihsan etmiş olduğu nimetleri saymıştır. Buhârîdeki bir hadis-i şerifte, Peygamber efendimiz;

(Her asırda, her zamanda yaşayan insanların en iyilerinden, seçilmişlerinden dünyaya getirildim) buyurmuştur. Yine Tirmizînin bildirdiği hadis-i şerifte;

(Allahü teâlâ, insanları yarattı. Beni insanların en iyi kısmından vücuda getirdi. Sonra, bu kısımlarından en iyisini Arabistan’da yetiştirdi. Beni bunlardan vücuda getirdi. Sonra evlerden, ailelerden en iyilerini seçip, beni bunlardan meydana getirdi. O halde, benim ruhum ve cesedim, mahlukların en iyisidir. Benim silsilem, ecdadım en iyi insanlardır) buyurulmuştur.

Peygamber efendimizin bu övmeleri, o kadar çoktur ki, İmam-ı Busayri hazretlerinin Kasîde-i bürdesindeki övmesi, onların yanında hiç kalmaktadır. Çünkü Resulullah efendimizi övmek ibadettir. Eshab-ı kiramın hepsi övmüşlerdir. Bunlardan Hassân bin Sâbit ve Kâ'b bin Züheyr hazretlerinin uzun övmeleri meşhurdur. Kâ'b bin Züheyr hazretleri, Peygamber efendimizi, Bânet sü'âd kasidesinde, İmam-ı Busayri hazretlerinden daha çok övmüştür. Resulullah efendimiz, bunu beğenip, hazret-i Kâ'bın önceki kusurunu affetmiş ve mübarek hırkasını ona hediye etmişlerdir. Bu hırka-i saadet, şimdi İstanbul’da Topkapı Sarayı'ndadır.

Sual: Bazı kimseler, Peygamber efendimizin elinde yiyeceklerin, içeceklerin çoğaldığını inkâr ediyor. Mucize olarak, Peygamber efendimizin elinde hurma, süt, su gibi şeyler çoğalmaz mı idi?

Cevap: Şevâhid-ün Nübüvvede Ebû Hüreyre hazretlerinin şöyle anlattığı bildirilmektedir:

“Bir defasında açlıktan neredeyse karnım sırtıma yapışacaktı. Mideme taş bağladım. Birisi beni evine götürsün de bir şeyler yedirsin diye, Eshab-ı kiramın gelip geçtiği yol üzerine oturdum. Önce hazret-i Ebu Bekir geldi. Ona Kur’ân-ı kerimden bir âyet-i kerimeyi sordum. Maksadım beni evine götürüp, bir şeyler yedirmesi idi. Sonra hazret-i Ömer oradan geçiyordu. Ona da bir âyet-i kerimeyi sordum. İkisi de beni götürmediler. Sonra aniden Resulullah efendimiz geldi, bana bakıp yüzümden aç olduğumu anladı.

-Ey Eba Hüreyre, benimle birlikte gel, buyurdu. Resulullah efendimizi takip ettim. Mübarek zevcelerinden birinin evine gittik.

-Yanınızda hiç yiyecek bir şey var mıdır? diye sordu.

-Eve, falan kimse sizin için biraz süt hediye göndermiş dediler. Bunun üzerine Resulullah efendimiz bana;

-Ey Eba Hüreyre git, Eshab-ı soffayı çağır, buyurdu. Eshab-ı soffa, malı, çoluk çocuğu olmayan sahabiler idi. Mescidde kalırlar ve Eshab-ı kiram onlara bakardı. Resulullah efendimize hediye gelince, ondan hem kendisi yer, hem de Eshab-ı soffaya verirdi. Sadaka gelince kendisi yemez, Eshab-ı soffaya verirdi. Ben kendi kendime;

'O sütten önce biraz içseydim, sonra Eshab-ı soffayı çağırsaydım. Çünkü onlar gelirse, bana bir kase sütten ne kalacak' diye düşündüm. Sonra Eshab-ı soffayı çağırdım. Hepsi gelip, Resulullah efendimizin huzurunda oturdular. Resulullah efendimiz bana;

-Ey Eba Hüreyre, süt kasesini al bana ver, buyurdu. Sonra tekrar bana geri verdi.

-Bunu herkese ver, hepsi içsinler buyurdu. Eshab-ı soffanın hepsi tek tek o kaseden süt içtiler. Ben ve Resulullah efendimiz henüz içmemiştik. Resulullah efendimiz süt kasesini elimden mübarek eline alıp, yine bana geri verdi ve iç, buyurdu. Sütten bir miktar içtim. Yine iç, buyurdu, içtim. Bir daha iç buyurdu, tekrar içtim. Dördüncü defa iç buyurdu.

-Ya Resulallah, artık içmeye mecalim kalmadı, iyice doydum, dedim. Elimden süt kasesini alıp, kalan sütü de kendileri içtiler.”

Sual: Bir kimsenin, dünyada ve ahırette saadete kavuşması, rahat ve mesut olması ne ile mümkün olur?

Cevap: İki cihan saadetine kavuşmak, ancak ve yalnız, dünya ve âhıretin efendisi olan, Muhammed aleyhisselama tabi olmaya bağlıdır. Ona tabi olmak için, iman etmek, İslamiyeti öğrenmek ve yapmak lazımdır. Kalbde doğru imanın bulunmasına alamet, kâfirleri düşman bilip, onlara mahsus olan ve kâfirlik alameti olan şeyleri yapmamaktır. Çünkü İslam ile küfür, birbirinin zıddıdır. Birinin bulunduğu yerde, diğeri bulunamaz, gider. Bu iki zıt şey, bir arada bulunamaz. Bunlardan birisine kıymet vermek, diğerini kötülemek olur. Allahü teâlâ, sevgilisi olan Muhammed aleyhisselama, çok merhametli olan Peygamberine, İslâm düşmanları ile muharebe etmeyi ve onlara sertlik göstermeyi emrediyor. İslam düşmanlarına sert davranmak huluk-ı azimdendir. İslamiyetin izzeti ve şerefi, küfrün, kâfirlerin hakir ve zelil olmasındadır. Kâfirlere izzet veren, hürmet eden, Müslümanları tahkir etmiş, alçaltmış olur. Hak teâlâ, Âl-i İmrân suresinde kâfirlere kıymet verenlerin ve küfre tabi olanların aldandıklarını ve pişman olacaklarını beyan buyurarak;

(Ey benim sevgili Peygamberime inananlar! Eğer, kâfirlerin sözlerine aldanıp da, Resulümün yolundan ayrılırsanız, kendilerine Müslüman süsü veren din düşmanlarının, yani zındıkların uydurma ve yaldızlı sözlerine kapılarak, imanınızı çaldırırsanız, dünyada ve ahırette ziyan edersiniz) mealindeki 149. ayet-i kerimeyi gönderdi.

Allahü teâlâ, inkâr edenlerin, kendisinin ve Peygamberinin düşmanı olduklarını bildiriyor. Allahü teâlânın düşmanlarını sevmek ve onlarla kaynaşmak, insanı Allahü teâlâya ve Onun Peygamberine düşman olmaya sürükler. Bir kimse, kendini Müslüman zanneder, kelime-i tevhidi söyleyip, inanıyorum der, namaz kılar ve her ibadeti yapar. Hâlbuki bu kimse, bilmez ki, böyle çirkin hareketleri, onun imanını temelinden götürmektedir.

Sual: Musa ve İsa aleyhisselamın Peygamberliğine, gösterdikleri mucizeler delil oluyor ise, Muhammed aleyhisselamın gösterdiği mucizeler de Onun Peygamberliğine delil değil midir?

Cevap: Musa ve İsa aleyhisselamın Peygamberlikleri mucizelerle belli olduğu gibi, Muhammed aleyhisselamın Peygamberliği de, mucizelerle meydandadır. Musa aleyhisselam zamanında sihir yani büyü, İsa aleyhisselam zamanında doktorluk, Muhammed aleyhisselam zamanında ise şiir, fesahat ve belagat yani güzel ve tartılı konuşmak sanatları çok ilerlemişti. Allahü teâlâ da; bu Peygamberlerine ümmetlerinin kıymet verdiği şeylerde mucizeler ihsan eyledi.

Muhammed aleyhisselamın da, İsa aleyhisselam gibi, ölüyü dirilttiği ve Firavun ile adamlarının Musa aleyhisselama sihirbaz dedikleri gibi, Kureyş kâfirlerinin de Muhammed aleyhisselama sihirbaz dedikleri kitaplarda açık ve uzun yazılıdır.

Muhammed aleyhisselam ümmi idi. Yani, mektebe gitmedi. Okuyup yazmadı. Hiçbir insandan ders almadı. Ümmi olduğu hâlde, tarih, fen, ahlak, siyaset ve sosyal bilgilerle dolu bir kitap ortaya koydu. Yalnız o kitaba uyarak dünyaya adalet yaymış olan hükümdarların yetişmesine sebep oldu.

Kur'ân-ı kerim, Muhammed aleyhisselamın hatta bütün Peygamberlerin mucizelerinin en büyüğüdür. Dinde reformcular, Muhammed aleyhisselamın daha çocuk iken, Şam yolculuğunda bir papazla birkaç dakika konuştuğu zaman, bütün bu bilgileri, o papazdan öğrendiğini söylerken, utanmaları, sıkılmaları lazım gelir. Bu kadar çürük, bu kadar gülünç bir iftira olamaz. Kâbe duvarında yıllarca asılı duran ve sahiplerini birer dâhi, birer kahraman derecesine yükselten ve binlerce şiir arasından seçilmiş bulunan fesahat ve belâgat şaheseri yazıların birer paçavra gibi sökülüp indirilmesine ve yazarlarının başlarının eğilmesine sebep olan âyet-i kerimeler, o papazla birkaç dakikalık konuşmanın neticesi olamaz! Kur'ân-ı kerimin belâgatini yeniden anlamaya kalkışmaya, hiç lüzum yoktur. Çünkü, Arapçanın en yüksek zamanında, en salahiyetli mütehassıslara, üstünlüğünü imzalatmıştır.

Arap edebiyatının mütehassısları olanlardan, Muhammed aleyhisselamın zamanında yetişenler arasında, Kur'ân-ı kerimin belâgatindeki ilahi üstünlüğü görüp de inanmayan yok gibidir.

Sual: Yapılan iyilikleri unutmayan kimselere vefâlı insan deniyor. Elbette bu güzel huy, Peygamberlerde daha fazladır. Bu huy, Peygamber Efendimizde nasıldı?

Cevap: Peygamber Efendimizde bütün güzel huyların hepsi toplanmıştı. Resulullah efendimiz cömert idi. Cömertlikten de birçok güzel huylar meydana gelmektedir. Bunlardan birisi de vefâdır. Vefâ, tanıdıklara, yakınlara, arkadaşlara geçim işlerinde yardımcı olmaktır. Peygamber Efendimiz cömert oldukları gibi vefâ sahibi idiler. Yakınlarını, tanıdıklarını gözetir, onlara verdikleri sözü yerine getirirdi.

Peygamber Efendimizin sözleri, yaşayışları, Onun yakınlarına, tanıdıklarına velhasıl herkese karşı nasıl vefâ sahibi olduğunu açıkça göstermekte ve İslam âlimlerinin kitapları, bu vefâ örnekleri ile doludur. Onun, her güzel hâli gibi, vefâkârlığı da, ümmetine ve bütün insanlığa örnek olmuştur. Bu hususta Enes bin Malik hazretleri şöyle anlatmaktadır:

“Resulullaha bir yerden herhangi bir hediye geldiği zaman mutlaka hazret-i Hatice'yi hatırlar ve;

(O hediyeyi falan kadına götürüp verin. Çünkü o, Hatice'nin arkadaşıydı. Onunla iyi görüşür ve onu çok severdi) buyurarak, sevgili hanımı hazret-i Hatice'nin hatırını gözetirdi. İşte bu sebepledir ki, hazret-i Aişe validemiz, zaman zaman;

"Hazret-i Hatice'ye gıbta ettiğim gibi hiçbir kadına gıbta etmedim. Çünkü  Resulullah ondan çok bahsederdi. Ne zaman bir koyun kesilse etinden mutlaka onun yakınlarına da gönderir, onun hatırını gözetirdi” buyurmuştur.

Bir gün Habeşitstan meliki Necâşiden, mübarek huzuruna bir grup elçi gelmişti. Onları çok iyi karşılayıp iltifatlarlarda bulundular. Yer gösterip oturttuktan sonra o elçilere bizzat kendisi hizmet ederek ikramlarda bulundu. Peygamber Efendimizin bu hâlini gören Eshab-ı kiramdan bazıları;

-Ya Resulallah; lütfen siz oturun, biz hizmet ederiz dedilerse de, Sevgili Peygamberimiz onlara cevaben;

-Vaktiyle onlar benim eshabıma Habeşistan'da çok iyi hizmet ettiler. Zira o zamanlar eshabım yurtlarından hicret etmiş, onların ülkesine sığınmışlardı. O günlerde onlar benim eshabıma sahip çıkıp çok iyi ev sahipliği yaptılar. İşte o hizmetlerinin karşılığı olarak ben de şimdi onlara hizmet ediyor ve bu hizmetimden büyük zevk duyuyorum, buyurdular.

Sual: Verilen sözü yerine getirmenin güzel bir huy olduğu herkesçe bilinmektedir. Peygamber Efendimiz her verdiği sözü yerine getirir miydi?

Cevap: Bütün güzellikleri, üstünlükleri kendisinde toplayan Resulullah efendimiz, âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Daha doğrusu Onu böyle üstün ve güzel yaratan Rabbimiz, Sevgili Peygamberimizi, karanlık gecelerde yol bulmak ve yol almak isteyen insanlık için bir rehber, bir kılavuz, bir yol gösterici olarak seçmiş ve öyle yaratıp göndermiştir.

İnsanlık için her bakımdan numune olan Sevgili Peygamberimiz, verdikleri sözde durma ve verilen sözlerin yerine getirilmesi hususunda da çok titiz davranmışlar ve bizzat kendi yaşayışları ile bu hususta örnek olmuşlardır. Bu hususta, Eshab-ı kiramdan bir zat, şahit olduğu bir hadiseyi şöyle anlatmaktadır:

“Resulullah Efendimizle, henüz Peygamberliği tebliğ edilmeden önce bir alışveriş yapmıştım. Bu alışveriş neticesinde de kendisinde bir miktar alacağım kalmıştı. Bu alışverişi yaptıktan sonra da, falan gün falan yerde buluşalım diyerek karşılıklı olarak sözleşmiştik. Fakat ben, aramızdaki bu sözleşmeyi ve aramızdaki konuşmayı ve verdiğim sözü unutmuştum. Buluşmak için sözleştiğimiz zamandan tam üç gün sonra, verdiğim sözü ve aramızdaki konuşmayı hatırladım ve;

-Eyvah, biz üç gün önce falan yerde buluşmak üzere sözleşmiştik diyerek, hemen yerimden ayrıldım. Sözleştiğimiz yere hızlı hızlı koşmaya başladım. Buluşmak için sözleştiğimiz yere vardığım zaman, aradan üç gün geçmiş olmasına rağmen Resulullah Efendimizi orada beni bekler vaziyette buldum. Meğer Resulullah Efendimiz, buluşmak için sözleştiğimiz o günden itibaren her gün, o saatlerde gelip beni beklemiş. Bunu öğrenince Resulullah efendimize karşı çok mahcup oldum ve kendisinden özür diledim.”

Bir söz veriliyor ve verilen sözün üzerinden üç geçmesine rağmen, Resulullah Efendimiz her gün o saatte aynı yere geliyor ve bekliyorlar. Verilen bir söze, böyle riayet etmek lazımdır. Resulullah Efendimiz;

(Vadetmek, borç gibidir) yani verilen sözün muhakkak yerine getirilmesini emir buyururlarken, kendileri de bizzat bunu tatbik ediyorlar. Herhangi bir konuda söz verildiği zaman, söz verilen şeyin muhakkak yerine getirilmesi gerekmektedir.

Sual: Peygamberlerin üstünlüklerine, gösterdikleri mucizeler de birer delil midir?

Cevap: Hazret-i Musa ve hazret-i İsa'nın Peygamberlikleri mucizelerle belli olduğu gibi, Muhammed aleyhisselamın Peygamberliği de, öylece mucizelerle meydandadır. Musa aleyhisselam zamanında sihir, İsa aleyhisselam zamanında doktorluk, Muhammed aleyhisselam zamanında şiir, fesâhat, belâgat yani güzel ve tartılı konuşmak sanatları çok ilerlemişti. Allahü teâlâ; bu Peygamberlerine ümmetlerinin kıymet verdiği şeylerde mucizeler ihsan eyledi. Muhammed aleyhisselamın da, İsa aleyhisselam gibi, ölüyü dirilttiği ve Firavun ile adamlarının Musa aleyhisselama sihirbâz dedikleri gibi, Kureyş kafirlerinin de Muhammed aleyhisselama sihirbâz dedikleri kitaplarda açık ve uzun yazılıdır.

Muhammed aleyhisselam ümmi idi. Yani, mektebe gitmedi, okuyup yazmadı, hiçbir insandan ders almadı. Ümmi olduğu hâlde, tarih, fen, ahlak, siyaset ve sosyal bilgilerle dolu bir kitap ortaya koydu. Yalnız o kitaba uyarak dünyaya adalet yaymış olan hükümdarların yetişmesine sebep oldu. Kur'ân-ı kerim, Muhammed aleyhisselamın mucizelerinin en büyüğüdür. Hatta, bütün Peygamberlerin mucizelerinin en büyüğüdür. Bu en büyük mucize, yalnız Muhammed aleyhisselama verilmiştir.

Dinde reforumcular, Muhammed aleyhisselamın daha çocuk iken, Şam yolculuğunda bir rahiple birkaç dakika konuştuğu zaman, bütün bu bilgileri, o rahipten öğrendiğini söylerken, utanmaları, sıkılmaları lazım gelir. Bu kadar çürük, bu kadar gülünç bir iftira olamaz. Kâbe duvarında yıllarca asılı duran ve sahiplerini birer dâhi, birer kahraman derecesine yükselten ve binlerce şiir arasından seçilmiş bulunan fesâhat ve belâgat şaheseri yazıların birer paçavra gibi sökülüp indirilmesine ve yazarlarının başlarının eğilmesine sebep olan âyet-i kerimeler, o rahiple birkaç dakikalık konuşmanın neticesi olabilir mi? Bugün Kur'ân-ı kerimin belâgatini yeniden anlamaya kalkışmaya, hiç lüzum yoktur. O ilâhî kitap, Arabçanın en yüksek zamanında, en salahiyetli mütehassıslara, üstünlüğünü imzalatmıştır. Arab edebiyatının mütehassısları olanlardan, Muhammed aleyhisselamın zamanında yetişenler arasında, Kur'ân-ı kerimin belâgatindeki ilâhî üstünlüğü görüp de inanmayan yok gibidir.

Sual: İbni Teymiyye ve yolundakiler, Peygamber efendimizin hatırı ve hürmetine diye dua etmenin şirk olduğunu söylüyorlar. Bunun aslı var mıdır?

Cevap: Bu konuda İbni Hacer hazretleri, Cevher-ül-munzam kitabında buyuruyor ki:

“İbni Teymiyye'nin hurafelerinden biri de, Resûlullah efendimizle tevessül olunmasını inkârıdır. Ondan önce hiçbir İslâm âlimi böyle söylemedi. Ehl-i sünnet âlimleri, Resûlullah efendimizle her zaman tevessül etmek çok iyidir diyor. Yaratılmadan önce, yaratıldıktan sonra, dünyada da, ahirette de, Onunla tevessül olunur. Yaratılmadan önce Onunla tevessül olunacağını gösteren delillerden biri, Peygamberlerin ve ümmetlerindeki velilerin Onunla tevessül etmiş olduklarıdır. İbni Teymiyye'nin iftira olan sözü, hiçbir asla ve esasa dayanmamaktadır. Hadis âlimlerinden Hâkim-i Nişâpûrî hazretlerinin bildirdiği hadis-i şerifte;

(Âdem aleyhisselam hata edince, 'ya Rabbi! Muhammed aleyhisselam hakkı için beni af ve mağfiret et' dedi. Allahü teâlâ da, 'Muhammed aleyhisselamı daha yaratmış değilim. Sen Onu nasıl tanıdın' buyurdu. O da, 'ya Rabbi! Beni yaratıp ruh verdiğin zaman, başımı kaldırdım. Arş'ın kenarlarında, lâ ilâhe illallah, Muhammedün resûlullah yazılmış gördüm. Kullarının içinde en çok sevdiğinin ismini, kendi isminin yanına koymuş olduğundan anladım' dedi. Allahü teâlâ da, 'ya Âdem! Doğru söyledin. Kullarım arasında en çok sevdiğim Odur. Onun hakkı için benden af dileyince, seni hemen affettim. Muhammed aleyhisselam olmasaydı seni yaratmazdım' buyurdu) buyurulmuştur.

Burada 'Muhammed aleyhisselamın hakkı' demek, Allahü teâlânın Onu çok sevmesi, Ona çok kıymet vermesi, Ona ihsan ederek, Onun için kendi üzerinde tanıdığı hak demektir. Resûlullah efendimize, 'kulların Allahü teâlâ üzerindeki hakkı nedir?' diye sorulunca;

(Burada hak demek, lazım, vacip olan şey demek değildir) buyurmuştur. Allahü teâlânın hiçbir şeyi yapması lazım, vacip değildir. Dilerse yapar, dilemezse, yapmaz. Allahü teâlâdan Resûlullah hakkı için bir dilekte bulunmak, Resûlullah için istemek değildir ki, buna şirk denilsin. Allahü teâlâ Resulünü çok sevdiğini ve yüksek mertebe verdiğini bildiriyor. İşte bu sevginin, bu yüksek derecenin hatırı, hürmeti için, Allahü teâlâdan istenilmektedir.”

Sual: Bazı kimseler, İslâmiyetin ilerlemeye, fendeki yeni buluşlara kapalı hatta mani olduğunu söylüyorlar. Gerçekten İslâmiyet, bunların dedikleri gibi midir?

Cevap: İslâmiyetten evvel Arabistan bir çöl ve orada oturan insanlar da yarı vahşi bedevilerdi ve putperest idiler. Birçok putlara taparlardı. İptidai, basit bir hayat sürerlerdi. Kız çocuklarını diri diri toprağa gömmek gibi korkunç âdetleri vardı. Bu yarımada, bir yol üzerinde olmadığı için, ne büyük İskenderler, ne Persler, ne Romalılar, Araplarla hiç uğraşmamış, birçok kavimlerle savaştıkları hâlde, Arapların yanından geçmemişlerdi. Bu sebepten, İranlıların, Romalıların ahlaksızlıkları, zulümleri, hilekârlıkları Araplara bulaşmadı. Bunlar mert olarak kaldılar.

İşte böyle aciz, zavallı, fakat saf ve temiz olan bir kavim, onlara mürşitlik, rehberlik eden Muhammed aleyhisselamın getirdiği Kur'ân-ı kerim sayesinde birdenbire değişmiş, tam bir medeniyete kavuşmuş, olağanüstü bir gayret ile 30 sene içinde, Doğu'da Türkistan ve Hindistan, Batı'da İspanya olmak üzere akla hayret veren çok kudretli bir İslâm devleti meydana getirmiştir. İlimde, fende ve medeniyette son derece ilerlemişler, o zamana kadar bilinmeyen birçok şeyleri keşfetmişlerdir. İlim, fen, tıp ve edebiyatta en yüksek mertebeye varmışlardır. İlimde o kadar ileri gitmişlerdi ki, Papalar bile Endülüs Üniversitelerinde okuyor, dünyanın her tarafından koşup gelenler, bu üniversitelerde fen ve tıp tahsil ediyorlardı. O zamanın Avrupa’sından bahseden John W. Drapper gibi tarafsız bir tarihçi, Avrupa’nın manevi inkişafı ismindeki eserinde şöyle demektedir:

“O zamanki Avrupalılar, tamamen barbardı. Hıristiyanlık onları barbarlıktan kurtaramamıştı. Hıristiyan dininin başaramadığını, İslâm dini başardı. İspanyaya gelen Araplar, evvela onlara yıkanmasını öğrettiler. Sonra, onların üzerindeki parça parça olmuş, bitlenmiş hayvan postlarını çıkararak, temiz, güzel elbiseler giydirdiler. Evler, konaklar, saraylar, bahçeler yaptılar. Onları okuttular. Üniversiteler kurdular. Hıristiyan tarihçiler, İslâma karşı olan kinlerinden ötürü, bu hakikati gizlemeye çalışmakta, Avrupa’nın medeniyette Müslümanlara ne kadar borçlu olduğunu bir türlü itiraf edememektedirler.”

Sual: Bazı kimseler, kendilerini önceki âlimlerden, evliyadan hatta Eshâbdan üstün görmekte ve onlara dil uzatmaktadır. Böyle kimselere ne demelidir?

Cevap: Konu ile alakalı olarak, İmâm-ı Rabbânî hazretleri Mektûbât kitabında buyuruyor ki:

“Kendini, Eshâb-ı kiram gibi sanmak, ahmaklıktır. Kendini, önce gelen büyüklere benzetmek ise, cahilliktir. Şunu da bildirelim ki, önce olmak şerefinin üstünlüğe sebep olması, birinci asırda, insanların en iyisinin sohbetine kavuşanlar içindir. Sonraki asırlarda böyle değildir. Daha sonraki asırda gelenler, önündeki asırlarda gelenlerden üstün olabilir. Hatta aynı asırda bulunanlardan, sonraki, öncekinden, talebesi hocasından ileri geçebilir. Allahü teâlâ, dil uzatanları, gaflet uykusundan uyandırsın! Bir Müslümanı kabahatli sanarak, dedikodu yapmak, sövmek, pek şeni, çok çirkindir. Vehim ile, zan ile, bir Müslümana sapık demek, kâfir demek, inatçılık, kincilik olur. Bu iftiraları yerinde olmadığı zaman, söyleyenler sapık ve kâfir olur. Böyle olduğunu hadîs-i şerif bildirmektedir.”

Sual: Peygamber efendimizin kendi zamanı ve Ona yakın olan zamanlar, sonrakilerden daha mı kıymetli idi?

Cevap: Bu konuda Merec-ül-bahreynde deniyor ki:

“Hakîm Alî Tirmizî hazretleri buyurdu ki: “Yaşım ilerledikçe, ilmim, amelim ve mücahedem arttığı hâlde, gençliğimde kavuşmuş olduğum nurları, tesirleri kendimde bulamaz oldum. Sebebini bir türlü anlayamadım. Gençlik zamanım, Resûlullah efendimizin zamanına daha yakın olduğu için, o zamandaki hâlin daha üstün olduğu, kalbime ilham edildi.” O zamana yakın zamanlar böyle kıymetli olunca, o zamanın kendinin ne kadar çok kıymetli olduğunu anlamalıdır. Bunun içindir ki, Kût-ül-kulûbda; “Resûlullahın o mübarek cemalini bir kere görmek ve biraz huzurunda oturmak, insanı öyle şeylere kavuşturur ki, başka zamanlarda yapılan halvetlerle ve kırk gün riyazet çekmekle, bunlar elde edilemezler” buyurulmaktadır. Başka zamanlarda yetişen büyük Veliler de, Resûlullah efendimizin manevi sohbetinde bulunup, feyiz almakla yükselmişlerdir.”

Sual: Cevâmi-ul-kelim, az kelime ne demektir, kimin için kullanılır?

Cevap: Cevâmi-ul-kelim, az kelime ile çok şey anlatmaktır ki Peygamber efendimizin özelliklerindendir. Resûlullah efendimizin yüz binden ziyade hadîs-i şerifi, Onun Cevâmi-ul-kelim olduğunu göstermektedir.


https://ramazan.dinimizislam.com